Demezler mi
|
Yorum (2) Yorum yaz!
Bahaettin KARAKOÇ
|
Yorum (2) Yorum yaz!
Hayat bir bıçak sırtı yanarken gök ekinler Tonlarca ağırlıkta çelikten silindirler Buruşukluk bırakmaz,ütüler gökyüzünü Kirpi kulaklı toprak yağmur sesini dinler Söylerse yürek söyler sözlerin en düzünü Umudun memesine bir dokunsun dudağın Sular kabarcıklanır,ateşi çıkar dağın Şimşek parıltıları ufuklarda kol gezer Bu nasıl bir sevda ki kurur dilin damağın Her kuş senin resmini kendi gönlüne çizer Kime sorsam diyor ki,yitiğini kendin bul Düşsüz-duvarsız kaldım,öteler uğul uğul Bilmem nasıl kapanır aradaki uçurum Gözlerimde gezinir yol şaşmış bir karadul Tütsüle toprağımı benim ince yağmurum Çadırımın üstüne tıpır tıpır düştükçe Yer-gök çiçeğe durur çocuklar gülüştükçe Yalnızlığı unutur,içimde çoğalırım En acılı aşklar da bal olur bölüştükçe Azığım aşk olmasa kör yollarda kalırım Emi-alba parfümü egzotik bir rüyâdır Birleşimi lavanta,menekşe ve fulyadır Gökkuşağıyla yansır güzelim saçlarına Biraz sır,biraz cezbe,biraz malihülyâdır Asılır damla damla ince dal uçlarına Gece ay ışığında gölge aslını aşar Duman dağılıp gider,dağ yine dağca yaşar Kutsarım toprağımın kumunu çakılını Bir nehir yatağından nasıl fırlayıp taşar Bu şiirle öğrendim nasılın nasılını Çalgımın adı güzdür,dinlettiğim resital Meyve ağır basmazsa hiç eğik durur mu dal Vurgun yemiş gibiyim göç yolu üzerinde Med ve cezir uyumlu sulara saldım sandal Söz kıtlığı olur mu pişmiş bir sözerinde Kesin tahammülüm yok bahaneye ve cenge Ne zaman bir ah çeksem o an bozulur denge Lâl olur ağzım/dilim hepten kurak düşerim Kapılırım evreni ırgalayan ahenge Canânın kapısında cana ırak düşerim Ne zaman gökyüzünü okusa bir müneccim Ne memurluk isterim ne de o biçim tecim Kendimi bir denizin abisinde bulurum Güzel bir sese karşı çıra gibidir içim Umudum,bereketim,nerdesin ey yağmurum? Kapım-pencerem açık,kucağım seni bekler Dilimi ve gönlümü senin adın bezekler Saklandığın bulutun arkasından çıkta gel Kışa hazırlanmakta bütün börtü-böcekler Engel koyan utansın,her engeli yıkta gel Yazdan güze geçişin hüznüdür duyduklarım Seni hayâl ederim,adak oruç tutarım Gönül kabullenmiyor köşesiz sığlıkları Sensiz her yer karanlık,sensiz her şeyler yarım Gittikçe sıklaşıyor kuşların çığlıkları Ey sevgili,şiirin solmayan gül demeti, Bir can sana âşıksa dillendirmez nikbeti Kaptırır perçemini en delişmen akışa Şimdi seninle seni çağırmamın hikmeti Nakkâşını bulanlar takılır mı nakışa? Bir nehir yatağından taşınca böyle taşar Cins atlar yarışlarda koşunca böyle koşar Yeryüzü ve gökyüzü,hepsi benim özümde Hiç özünden ağlar mı ısmarlanmış nevhager? Saf aşkla yaşarım ki,katkı yoktur tözümde Haset yüreksizlerin kapalı kafesidir Göklerin gürlemesi bir muştunun sesidir Gözlerini oyarım kim eğri baksa sana Sözüm bir âyet değil salt şair nefesidir Ateş olan sözleri yine söylettin bana |
Bahattin Karakoç |
Yorum (0) Yorum yaz!
|
Yorum (0) Yorum yaz!
Gör Ne Hâldeyim Çağırıyor, belli ki çok özlemiş;Gece-gündüz hasretle yol gözlemiş, Uçmak için kanatları sızlamış… Geliyorum, telli turnam, yoldayım Aşktan esrik düştüm, gör ne hâldeyim! Çok direndim en sonunda “pes”dedim, Keseceksen ellerimi kes dedim; Eseceksen yüreğimde es dedim Geliyorum, telli turnam, yoldayım Ben sana gelirken gör ne hâldeyim! Söyle dağlarına bizi saklasın, İlk celsede davâmızı aklasın… Ara-sıra kapımızı tıklasın, Geliyorum, telli turnam, yoldayım Ben seni düşlerken gör ne hâldeyim! Göçmen kuşlar hazırlandı göçmeye Gönlüm razı değil sensiz uçmaya Gün doğarken Elmadağ’ı geçmeye Geliyorum, telli turnam, yoldayım Yollarda terör var, gör ne hâldeyim! Gelişimi toroslardan ünlerim Sustuğumda ufukları dinlerim Senin ile şifrelenmiş genlerim Geliyorum, telli turnam, yoldayım Seni damıtırken gör ne hâldeyim! Son leylek yuvada boynunu büker Bir keklik aşkına ne diller döker Beden acı çeker, ruh acı çeker Geliyorum, telli turnam, yoldayım Pusulam şaşırmış, gör ne hâldeyim! Aşk, gönülde parlar, kana karışır Aşk, en kadim bayram, küsler barışır Karakoç’sa yollar ile yarışır Geliyorum, telli turnam, yoldayım Yolum kısaldıkça gör ne hâldeyim! 06.10.2008 |
Bahattin Karakoç |
Yorum (0) Yorum yaz!
M ı h G i b i Nefret perdesinden yansıyan sûret,Boğulur asitli mor bir boyada. Aynı kalıptansa sûretle, sîret, Suç ne törededir ne de hayâda. Taş diyorsun, sözden ağır taş olmaz; Dosta fırlatırsan asla hoş olmaz. Her bedende birden fazla baş olmaz, İki keklik ötmez aynı kayada. Zeytin, yeşil gözlerinden yaş döker; İncirin üstüne karanlık çöker; Sevdalı nar ah üstüne ah çeker Bir ağaç kendini assa rüyâda. Sıcakken iş görür elinde ütü Kış boyunca gören var mı hüthütü? Suçlama teleme tutmayan sütü, Sütün damarı ak, kusur mayada. Koruganı yoktur gönül katının, Dizgini rüzgârdır yılkı atının Dere boyundaki yarpuz otunun Dalları, kökleri malihulyada. Dönüşmüşse eğer kapı ziline Kilit takamazsın sivri diline Bir gün ulaşırsın son menziline İster süvari ol, ister piyade. Söz odur ki kavî dura mıh gibi Matkap olup kurcalaya gâibi. Sana fırsat vermiş mülkün sahibi, Sevgi başak tutmaz haram riyada. |
Bahattin Karakoç |
Yorum (yok) Yorum yaz!
**Gün Batarken Uyanan Mavi Balık toprağa kapanmışsın pençelerinleyolduğun damarlardan kan fışkırıyor akşam tâdadının ötesi buzul yitiğini arıyorsun körelen gözlerinle ne görünürde bir yayla var ne de avul acı bir hava çalıyor yüreğindeki davul rüzgâr tutunduğun her dalı kırıyor toprak dazdır,toprak kepir,toprak bor çipil gözlü bir balıkçıl yüzüne haykırıyor ihaneti yaşamak öylesine zor adâlet de,asâlet de seninle kaim ayağında kırık yoksa ödünç ata binme rol gereği ne sert görün ne de mülayim özgül ağırlıksız alkışlara hiç sevinme sözü nerden aldın ise götür o adrese bırak kurtul kurtlu kabuklardan sen sen ol artık beline sardığın emanet kuşağa diline yüklediğin ağır yüke bak hiç yama tutar mı böyle bir yırtık emaneti taşımak öylesine zor sûr-ı israfil’e kadar ay da,güneş de civan her ömür bir kitaptır okunur ve biter büyük yangınları işâret eder her duman aşk olmasa bülbül ne diye öter yerler gökler hercümerç olduğu zaman güneşin gölgelerin kaybolduğu zaman ister üryan dolaş,ister hil’at kuşan magmaların pür hiddet akıştığı an dilsiz ve binitsiz kalacak kitab-ı kader kıyameti yaşamak öylesine zor ibretler aynasıdır rüyâ dediğin bir döner kuledir dünya dediğin kapısı her zaman mezarlığa bakar azrail sık sık görmeye gelir hep ufuk ötelerinde gezinir hızır ben eşyanın albenisine kapattım hislerimi kızılçam kozalaklarını yakar gibi uçurumun kıyısında yaktım kendimi kül oldum,rüzgârlara bıraktım kendimi muhabbeti ateşlemek öylesine zor |
Bahattin Karakoç |
Yorum (0) Yorum yaz!
Gaziantep’in bilge kuğusu
Ankara’dan uçuvermiş
Ömrünü tüketmiş Ayvaz Gökdemir.
Nazlı nazlı çırpınarak kanatlarını
Ötelerin kapısını açıvermiş
Bu dünyanın sınırların
Gözleri kapalı geçivermiş.
Ne aldı, ne verdi, neler götürdü
Ne bilen bir tanık, ne sağlam belge var
Yıkıp dünya çadırını
Dönmemek üzere göçüvermiş.
Yahşi yiğit yaptığıyla anılır,
Bu dünya da ölmem diyen yanılır.
Yusuf Has Hâcib’e kalmayan dünya
Ayvaz Gökdemir’e kalır mı ki,
Azrail püf demiş can lâmbasından
Bileti kesilmiş, uçağı kalkmış
Ağlamakla sızlamakla
Giden geri gelir mi ki?
Ajanslardan haber geçiyor–2
28.05.2008
Kelkit’in dayısı köyünün
Şahinleri dilâver olurmuş
Cebesi cırnakları olan
Dilâver şahinlerin en Dilâver’i
Üsküdar’ın Doğancı’lardan
Sonsuzluğa uçuvermiş.
Albayrak, Gökbayrak, Yeşilbayrak
Pervazlanmışlar ufuklara.
Gökyüzü ağlıyor yaşın yaşın
Bir kanadı tutsak kazan
Bir kanadı Afganistan olan
Ve sabah namazını Kandahar’da kılan
Deli Dumrul yürekli, bükülmez bilekli
Dilaver Cebeci’de göçüvermiş.
Gönlümün kaldırmadığı bu dertten
Kimlere şekva edeyim.
Dedem Korkut Ata’ya kalmayan bu dünya
Torunlarına kalır mı ki
Azrail püf demiş can lambasına
Yalvarsak yakarsak
Rotasını değiştirip
Dönüp geri gelir mi ki?
Bahaettin Karakoç-Son şiirleri-Devam edecek
Yorum (0) Yorum yaz!
Vaktinde gelmeyen trenler gibi geç kalmış gülistanlık bir yazı![]()
Bahaettin KARAKOÇ
bahaettinkarakoc@hotmail.com
Yıl 1996. Mevsim güz Aylardan eylül ayı… Eylül, hicranı soluklanan yorgun bir yürek, eylül siyim siyim ağlayan bir güz.
Ayrılık ve kanatlarında taşıdığı efkâr,8 Eylülde başladı bizim için. Denizli iline gidiyordum o gün, gitmeden önce sevgili dostum değerli insan, usta hikâyeci Şevket Bulut’a uğradım Allaha ısmarladık demek için. Kısa sürdü görüşmemiz ben yanından ayrılırken o da önündeki yeni bir hikâyesine bakıyordu ışıklı bir şevk, zinde bir güçle. Son sözü,”Çabuk gelmeye bak, özletme bizi.” Demek olmuştu. Denizli’den 13 Eylül Cuma günü çıktım.14 Eylül cumartesi günü de Maraş’a geldim. Arabadan iner inmez Şevket Bulut’un yazıhanesine koştum doğruca, yerinde bulamadım, kapı kilitliydi. Üzülerek ayrıldım aşinası olduğumuz kapıdan.
15/Eylül/Pazar arayamadım Bulut’u. İş yerine gelmeyeceğini, belki de pazarını dışarıda geçireceğini düşündüğüm için bir türlü elim telefona gitmedi.
16/Eylül/Pazartesi öğleden sonra kaldırdım telefonun ahizesini, sektirdim parmaklarımı numaralı tuşların üzerinde. Hemen çıktı telefona, ilk sözü,”Buyur, ben Şevket” oldu.
Önce hal-hatır sorma faslından girdik söze. Cumartesi yerinde bulamadığımı söyleyince hayret etti, mutlaka yakın bir yere çıkmışımdır o an dedi. Üzüldüğünü belirtti. İhlâs kargo’dan aradıklarını söyledim bu yıl içinde 3 üncü hikâye kitabı baskıdan çıkmış ve onu göndermişler. Çok sevindi bu habere ve “Hemen Alacağım” dedi. Telefon kapatmadan,”Yarın yerinde olacak mısın” diye sordum olacağını ve beni muhakkak bekleyeceğini söyledi.”sözüm bitmedi” dedim ve devam ettim.”yarın 14,30 da yine Denizliye harekât edeceğim eşya çok bunların bir kısmını da senin arabanla otobüs terminaline taşımayı düşünüyorum.”dedim “emrin olur ağabey, bekleyeceğim” dedi ve bir birimizi Allaha emanet ederek telefonlarımızı kapapttık.
17/Eylül/Salı günü benim için çok yoğun bir gün. Erken kalkmama rağmen makineye takıp yazdığım yazı uzar da uzar; bir sayfa, iki sayfa, üç, sayfa beş sayfa… Oğlum Serhat Çetin terminale gidecek eşyanın çoğunu bir arabaya yükleyip gitmiştir. Benim yazım biter bitmez Bulut’u arayacağım. Birden telefonum çalmaya başladı, kalktım ahizeye sarıldım. Ses oğlumun sesiydi ve ağlıyordu. Merak, korku ve telaşla neyin, var “ne oluyor” diye haykırdım. Oğlum “Baba Şevket ağabeyim vefat etmiş az önce salasını okudular.” Diye hıçkırırken, sandım ki kur’an’da anlatıldığı gibi bir kıyamet koptu,”yerler –gökler pamuk harmanları gibi tiftik tiftik atılıyor.”ve yer –gök benim üzerime çöküyor. Cenazesini öğlen namazında sonra kaldırılacağı duyurulmuş, hemen abdestimi alıp öğle namazı için ulu camiye koştum. Ulu camide iki cenaze bekliyordu, sordum başkalarına aitmiş. Oradan bahçeli evler camine koştum, orada da yoktu Bulut ‘un cenazesi. Namazdan sonra bulutun evini gittim ev fazla kalabalık değildi, yakınlarının çocuklarının da haberleri olmamış bundan. Üzerini, beyaz bir çarşafla örtmüşler Bulut hala karyolasında yatıyordu. Herkes gibi taziyelerimi sundum, fatihamı okudum, için için ağladım, bezende hıçkırıklarım dışına da taştı. Hele Bulut ‘un üstüne örttükleri kar gibi beyaz örtüyü açıp, Bulut’un kapalı gözlerini ve solgun yüzünü gördükten sonra bütün “acaba ?”lara artık hiç gerek kalmadığını anladım ve daha çok ağladım… Şekeri vardı, ama o aynı seviyede tutmanın yolunu bulmuştu. Müthiş bir irade gücü vardı. Nefsini terbiye eden sayılı insanlardan birisiydi bana göre üstün erdemleri sayılmakla bitmez.
Alışkanlık haline getirmişti,. Her sabah kalkar, Atatürk parkına gider orda uzun uzun yürür, sonra da dönüp evine gelirdi. Öldüğü gün de gene böyle bir yürüyüşe çıkmış, eve döndüğünde birden rahatsızlanıyor,”doktora götürelim” diyorlar,” gerek yok birazdan iyileşirim” diyor. Birkaç dakika sonra ise rahatsızlığının arttığını söylüyor ve doktora götürmeye kalkışıyorlar. Ecel, daha kapıdan çıkarken yakalıyor.
Evet, Şevket Bulut da öldü. Kelimeleri kanatlandıran olayları, olmasına muhtemel olanları kılı kırk yararak tutanaklara geçiren onurlu bir kalem sustu. Bir evren göçtü evrenimizden. Ertelemesi çeşitli ihtimallere yol açacağı için durumu anlattım ve izin istedik bundan ötürüdür ki sevgili Bulut’un tabutunu omzumda taşıyamadım, ama acısını yüreğimde hala taşıyorum.
Türkü müdür; cins bir ağıt mıdır nedir, türünü belirlemede kuşkuya kapıldığım bir deyiş vardır, o deyiş şu:
“Havada bulut yok bu ne dumandır mahlede ölüm yok, bu ne figandır?
Alo yemendir
Gülü, çimendir
Giden gelmiyor
Bu da nedendir?”
Ben Maraş’tan ayrılırken, hem havada bulut vardı, hem de mahallede feryat-figan… Bulut, gittiği yerde dönüşü olmayan bir yolculuğu çıkıyor, bense dönmek üzere Maraş’tan ayrılıyordum. O’nun için açlık, açıklık, acı-tatlı, sevgi, kin, ileriye bakan umutlar, hayaller alkışlar-yergiler yoktu artık; ömür defterinin kapanmasıyla hüzünlerde, şamatalarda tedavülden çekilmişti. Ama bu saydıklarımı hepsi de benim dünyamda vardı ve hükümlerini icra ediyorlardı…
Gittiğim her yerde Bulut’un hayalini görüyor, Bulut’la konuşuyordum o günden beri. Önümde Ahır Dağı’ndan daha oylumlu bir Bulut yumağı, başlamışım bir uçundan ezgiler- ağıtlar dokuyorum Bulut ipliğimle. Yetersiz kalınca yeniden başa dönüyor anonim bir deyişin bana en çok çarpan nakarat bölümün sığınıyorum:
Burası Muştur
Yolu yokuştur
Giden gelmiyor
Acep ne iştir?
....
Yıl 1996
Mevsim gün
Ve aylardan eylül ayı…
Eylül, hüzün duvağına bürünen bir gönül; Eylül siyim siyim ağlayan bir göz ve acıları eminerek takvimde kalmaya direnen bir öksüz…
Gittiğim zorunlu geziden çabuk dönüyorum ben yokken telefonun durmadan çalmış, Türkiye’nin her tarafından arayanlar beni aramış, taziyelerini bildirmek için. Bulut’un kitaplarına sahip olmak isteyenler adreslerini yazdırmışlar. Eve geldim daha elbisemi değiştirmeden bir telefon, arayan değerli şair dostumuz emniyet müdür yardımcısı Vadi Çiçekli, Bulut’un vefat haberini yeni almış, derin üzüntüsünü belirtiyor ve buluşup Bulut’un evine taziyeye gidelim diyordu. Sözleştik ve belirlediğimiz saatte gittik. Bulutsuz eve girdim yüreğimizi, ayaklarımızı sürüye sürüye girdik içeriye. Bulutun iki damat’ı ve kayın biraderi ve Amerika’dan dönen oğlu karşıladı bizi. İnsanoğlu bulunduğu ortama çok çubuk intibak eden tek canlı türüdür. Galiba, alışılmış Bulut’un yokluğuna tam sırasını yakalayınca “Bulut adının yaşaması sizin tutumunuza bağlı, sadece sizler değil bütün Türkiye iftihar etmelidir. Babanızla.” diyorum varislerine. Bulut’un titizliğinden, dürüstlüğünden daha birçok erdemli yanlarından bahsediyor ve Bulut’un tuttuğu noktaları dosyaları iyi değerlendirmeleri öneriyorum, kendilerine her hususta yardımcı olabileceğimizi belirtiyorum. Oğul Akif bulut, bu konularda ilerde benimle görüşeceklerini söylüyor Vadi bey mezarını ziyaret etmek istediğinizi söyleyince, oğul Bulut, önümüze düştü ve bizi şehrin mezarlığına götürdü. “burası” diye gösterilen taze mezarın yanında durduk. Düşündük, duygulandık ve Fatihalarımızı gönderdik. Yüreğimin sevgi yüklü sıcaklığını, ayrılıktan kaynaklanan acılarını belki ötelerden hisseder diye, mezarının toprağını okşadım. Her şeyi en güzel, en doğru biçimde irdeleyen bir zekâ küpü, çaplı bir kalem ustası, gerçek anlamda gönül adamı bir can dost, artık mahşere denk burada, şu siyah serviler arasında sessizce yatacaktır…
…
Yıl 1996
Mevsim güz
Ve aylardan eylül ayı…
Eylül beriyi öteye ağlayan bir köprü ayağı kataloglara girmemiş bir renk armonisi; sefer yorgunu seher vurgunu bir ruh ve kader kitabından bir cüz…
Cüz cüz yeniden okuyorum günlerin kitabını. Bitimi belli, ben başlangıcını arıyorum hafızamı zorlayarak; takvimleri koklayarak bir labirentte dolaşıp duruyorum.
30–35 yıl gerilere gidiyorum: öğretmen okulunda kardeşim Ertuğrul Gaziantep’te “OZAN” adlı bir sanat_ edebiyat gazetesi çıkarıyor, tabii maddi destek benden ilk defa bu gazeteye gönderdiği şiirlerle tanıdım Şevket Bulut’u Erzurum’da okuyordu ve gelecek vadeden çok güzel şiirler yazıyordu, bende seve seve bu şiirleri gazeteye koyuyordum.
Bulut okulu bitirip göreve başladıktan sonra daha durmadan yazdığı ve yazdıklarını yerel basın da sürekli yayınladı. Kardeşim Abdurrahim ile can/dost idiler, sürekli mektuplaşırlar sık sık şiirli toplantılara katılırlardı. Maraş, Elbistan, Kilis gazetelerinde adları daima yana yana çıkardı. Elbistan tarafına ne zaman göreve çıksa muhakkak bize uğrar ve bir gece bizde kalırdı.
Basılı tek şiir kitabı ”Gönül defteri” işte bu dönemlerde çıkmıştı. İlk tanıştığımız günden beri Bulut adeta ailemizin bir üyesi olmuştur. Hisar ve Hareket gibi o günlerin bütün sanat ve edebiyat dergilerinde yayınlamaya başladık. Bulut’un” DİLEK ÇINARI ”hikâye kitabıyla benim “SEVGİ TURNALARI” adlı şiir kitabın aynı tarihte aynı matbaa da ve aynı yayın evinde adına basıldı. Zaman zaman yerel gazetelerde aşık tarzı şiirlere taşlamalar yaptık; ortak dostlarımız, ortak düşmanlarımız oldu ve o vefat edinceye denk devam etti bu birliktelik…
Etti mi?...
Ah şu 1980’in 12 Eylül sonrası…
…
Yıl 1997
Mevsim ilkbahar.
Ve aylardan Mayıs
Mayıs bana göre tepeden tırnağa çiçeklenme ufuk genişleterek aklanma ve bütün olumsuzluklarda saklanma ayıdır. Gel gör ki ne dertler depreşir benim yüreğimi açsalar.
“Etti mi? “sorusuna,”ah şu 1982 in 12 Eylül sonrası:”cevabım oldukça boz-bulanık bir cevap, belki de çok derin giden bir şikâyet ırmağı…
Kimsenin kimseyi güvendiği korku ve kuşku dolu günlerin kara kara yumaklandığı bir dönemdir. 12 Eylül 1980 sonrası… Yalan, iftira, zulüm alev –duman sarmış ortalığı;”kim kime –dum duma” dedikleri gibi tıpkı. Bir gün duydum ki Şevket Bulut’un Sivas’a aniden tayini çıkmış ve sıkıyönetim komutanlığı der dest bir daha dönmemek üzere Maraş’tan çıkarmış duyunca çok üzüldüm sebebini kime sordumsa “ arkadaşlarıyla kavga etmişler, o yüzden sürgün edilmişler” dedi. Bu sürgün/tayinden sonra Bulut tamamen sustu yazmaz veya yazsa bile yazdıklarını hiçbir yerde yayınlatmaz oldu. Mektuplar yazdım şiirlerle tahrik etmeye çalıştım yazsın diye cevap bile vermedi senelerce. Her çıkan kitabımı imzalayıp takdim ettim ama yinede gözlerinin çıralandığını hiç görmedim, piramitlerin gizemli suskunluğunu aksettirdi hep. 15 yıl sürdü bu. 15 yıl sonra yani 1995 ‘in son aylarında bir gün dili çözülüverdi. Ve bana dönerek KARAKOÇ abi yıllardır sana karşı niye soğuk davrandığımı biliyor musun?”dedi. Yok, bilmiyorum dedim anlatmaya istekliydi ve anlattı” Sivas’a sürgün verilince çok üzüldüm sebebini öğrenmek için çalmadığım kapı kalmadı öğrendim ki birisi benim hakkımda hem Kürtçü hem de komünist demiş sıkıyönetim komutanına gittim bana bu iftirayı atanın ismini sordum söylemedi ancak senin en yakın arkadaşın ihbar etti dedi. Milliyetçi ve muhafazakâr olduğumu bilen dergilerin yazdığım ve çok güvendiğim bazı etkili dostlarım beni nasıl tanıyorsa öyle birer belge vermelerini istedim hepsi de kendilerinden korktular ve benden kaçtılar seni en yakın bir arkadaşın ihbar etti sözü beni derinden yaralamıştı en yakın diyince aklıma san geldin. Ve sana bunun için kırgındım soğuk davrandım “dedi.
Bulut’un anlattıkları karşısında yıldırım çarpmış gibi oldum müthiş üzüldüm. Dedim ki sevgili Bulut kardeşim beni en yakın arkadaş bilmene gerçekten çok sevindim. Ama en iyidir arkadaşın hakkında iç bir müspet delile dayanmadan suç isnat etmek beni çok üzdü. Niye yüzleşmedin de hep içene attın zulmü kendine yaptın? Hangi mukaddeslerin üzerine yemin etmemi istersen ederim ki ben senin neden sürgün edildiğini kesinlikle bilmiyordum. Yalan söylemek, suçsuz bir insan iftira etmek suçla dahi olsa bir insanın ekmeğiyle oynamak bana göre yüz kızartıcı ve insanlık dışı birer çirkin eylemdir şerefsizliktir. Geç de olsa gerçeği öğrendiğim için memnunum. Bu gerçeği öğrenmeden sen veya ben vefat etseydik helalleşmeseydik vebalden nasıl kurtulacaktı?”dedim ikna oldu helalleştik ve birlikte iftiracının izini de yakaladık…
Bulut kardeşim o günden sonra yeniden kaleme sarıldı. Gece-gündüz yazı makinesinin tuşlarını konuşturdu. Çevresiyle barıştı, hayatla barıştı, yeni bir dinamizm kazandı ve durmadan yazdı, yayınlattı, sonundu üç dev eser verdi: SINIRDAKİ TARLA, YIKIK MİNARE ve BAHARI GÖRMEYEN ÇOCUKLAR… Üçü de Dolunay yayınları arasında çıkmışlardı. Ömrü vefa etseydi bu gün kadar birkaç kitabı da yayınlamış olacaktı. Dosyalar dolusu notları, mektupları, yarım kalmış hikâyeleri vardı, şimdi nerede saklanıyor, nasıl değerlendiriliyor ya da değerlendirmek için bir program izleniyor, benim bildiğim dışında Bulut hayatta olsaydı muhakkak bilgim olurdu yaptıklarından ve yapacaklarından…
“KANADI YANIK KUŞLAR” adında baskıya hazır bir de romanın olduğunu biliyorum, yazıldığı yıllarda bu roman töre yayınları arasında çıkacaktı çıkmadı, yayın eve sahibi döneklik yaptı nedende…
Buna çok üzüldüğünü biliyorum.
Cümle âlemi gönül gözüyle seyretmeye çalışan, herkesi sevgiyle, saygıyla kucaklayan, bir dilim ekmeğini, bir bardak çayını herkesle bölüşmek için çırpınan Bulut’u kimler üzmedi ki… Üzerlerinde çok hakkı bulunduğunu bildiğim bir eski Hareket’çiler, yeni Dergahçı’lar vardı banlara hakkını helal etmedi, bunlara kırgın gitti. Duydum ki bulut aniden vefata edince bunlardan da ağlayanlar olmuş, tıpkı parçalayıp yediği kurbanına ağlayın timsah gibi
Bulut’un müthiş bir ironisi vardı çevresindeki şairlerle çalışmayı çok severdi, kaynatırdı, ortalığı. Olağanüstü zekiyiydi; analizlerinde berrak, kritiklerinde çok dengeli, önerilerinde sonuna kadar akılca kalırdı. Türk toplumunu onun kadar iyi tanıyan birisine rastlamadım ben. Türk dilinin kara sevdalılarındandı, yazdıklarının hiç birisi hayal ürünü değildir hepside hayatının içinde, hepside somut yaşantılar. İleride günümüzün bu en büyük hikâye yazarından, bu günün adamı söz ustanızdan çok bahsedilecektir, buna yürekten inanıyorum
……
Yıl 1997
Mevsim ilkbahar
Ve aylardan mayıs…
Geç kalmamışlığımın farkına vara vara ben bu yazıyı yazıyorum
GÜLİSTAN İÇİN
Kar yağdı, yağmur yağdı, rüzgârlar dövdü kısaca bir kış geçti aradan, bu süre içerisinde Bulut’un mezarının toprağı da eskidi. Ama Bulut’un öldüğüne bir daha yazmamacığına bir daha konuklarına elleriyle çay ikram etmeyeceğine inanmak bana zor geliyor. O gitti, yalnız kaldı sanatçı dostları ve daha bir katmerlidir benim yalnızlığım, 30–35 yıllık bir dosttan ayrılmak kolay mı? İnsanlık ormanımızın en görkemli ağaçlarından birisiydi Bulut can.Onsuz söylediğimiz türkünün adı:”Kervan göçtü kaldık dağlar başında..”
Köy olsun kent olsun; deniz, ova, dağ olsun, değişen ne ki?
Hayat her yerde devam ediyor. Hayat bu evrensel nizam bu; bir kervan kalkar, bir kervan konar, sonsuza kadar bu böyle devam edip gider. Bulut garip gitti ama hayatı boyunca hiç eğilip kırılmadı imanı bütün, bütün birikimi nice zaman dilimine yetecek kadar zengindi. Allah ondan ve hepimizden razı olsun. Ölürken güzel öldü.
Her canlı ölümü tadacaktır. Bunu Yüce Kitabımız haber veriyor. Önemli olun güzel yaşayıp güze ölmektir. Baki olan ancak Cenabı Allah’tır. Şirazlı Hafız için yazdığı bir şiirde:
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönül her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin Serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.
Diyor Yahya Kemal ne güzel çerçeve ölümler için. Kısık sesimle ben de mırıldanıyor; keşke bütün ölümlüler azıklarını tutmuş olsa bütün kabristanlıklar lalezarlıklara ya da gülistanlıklara dönüşse diyorum, uzak bahçelerin yakınlaştığını görüyor, sevda kuyruğu bülbüllerin aşk serenatlarını dinliyorum.
Ve bu yazıyla selamlıyorum seni ve okuyucuları ey dost GÜLİSTAN:… Kader rüzgârının önünde hepimiz yağmur yüklü birer bulutuz
http://www.haber46.com.tr/-haber-1915-Vaktinde-gelmeyen-trenler-gibi-gec-kalmis-gulistanlik-bir-yazi-haberi.htm
Yorum (0) Yorum yaz!
|
Eylüle Gazel - 1 – Tepeler gözüme şakul görünürAy bir civan, bulut kakûl görünür. Hangi atın eyerinden doğrulsam Her yaprak sarı bir bülbül görünür. Tarifi zor gönlümdeki güzelsin, Kaşları yay, saçları tül görünür. Görende mi hüner, görünende mi? Isırgana baksam sümbül görünür. Ufku boylar her busenin alevi Ve her ateş kızıl bir gül görünür. Gönül, dostun kokusunu alınca Değnekten at yahşi düldül görünür. Aşkın darasını düşsem özümden Kuru ömrüm bir avuç kül görünür. Aşk merkezli KARAKOÇ'un gözüne Bütün yorgun aylar eylül görünür… Bahaeddin KARAKOÇ (Ben Senin Yusuf’un Olmuşum - Dolunay Yay. Nisan 2006 / ANKARA) |
|
Bahattin Karakoç |
Yorum (9) Yorum yaz!
|
**Vakit Akşama Kilitlendi Vakit akşama kilitlendiKuşlar da farkında mıdırlar bilmiyorum Bir gün daha geçip gitti ömrümüzden Bir elma daha düştü daldan Vakit akşama kilitlendi Atlar da farkında mıdırlar bilmiyorum Esintinin yönü değişti durup-dururken Gökkuşağı bilezikler takmışlar Ayakları görünmüyor halhaldan Vakit akşama kilitlendi Ya balıklar, onlar farkında mıdır Dayanılmaz boyutlarda çağrısı ötelerin Belki kaza, belki kader Denize bir insan düşüyor sandaldan Vakit akşama kilitlendi Ya gardiyanlar, onlar da farkında mıdır Bir gün daha eksilirken mahpusun cezası Tâdatta Bir ceset çıkıyor çuvaldan Vakit akşama kilitlendi Hamaklarda sallanıyor Don Kişot şairler Tanıklık yapmaya reşit değiller Bir daha, bir daha derken Son elma da düştü-düşecek daldan Vakit akşama kilitlendi 'En büyük takım, bizim takım'dır 'En büyük asker, bizim asker' Hep hava basıp durur körükler Kırmızı şeritli bir aferin gelecek diye Örümcek kraldan… Bahaeddin KARAKOÇ (Sürgün Vezirin Aşk Neşideleri –Dolunay Yay. ANKARA) |
|
Bahattin Karakoç |
Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::