Salı, Ocak 6, 2009 ·

Demezler mi

 
 
Demezler Mi?

Varıp dayandın bir han kapısına vurdun tak tak
Sana,”necisin, nereden gelirsin? ” demezler mi?

Dilin dişlerine geçer, hâlin olmazları imâ eder
“Neden böyle ikide bir irkilirsin? ” demezler mi?

Durum vaziyet kuşkulu, cevap gibi cevabın yok
Bir tanık/bir tanış göster, düzelirsin” demezler mi?

Akil ol, deli ol, ortaya çıkmaz mı sonunda gerçek
Olmaz şeyler konuşunca “nereden bilirsin? ” demezler mi?

Hayat yolunda kavisler, kasisler hiç eksik olmaz
Göller içen göl olsan da eksilirsin, demezler mi?

Ham meyveyi yetkin kılan sabrın altın saçlı güneşi,
Yanık buğdayda öz olmaz, yüksünürsün, demezler mi?

Erken öten horoz bilir, bir de kırık testideki su;
Vakit gelir karpuz gibi kesilirsin, demezler mi?

Hangi yıldırımın evi, rüzgârın mülkü olmuş ki,
Gururlanma zeytin gibi ezilirsin, demezler mi?

Defter-i kebir olsan da güvenme kaleme, mürekkebe
İster mor olsun ister kara, çizilirsin, demezler mi?




14 Kasım 2005, Akmescit / Kırım
 

Bahattin Karakoç

Yorum (2) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

Ateş Olan Sözleri Yine Söylettin Bana

Hayat bir bıçak sırtı yanarken gök ekinler
Tonlarca ağırlıkta çelikten silindirler
Buruşukluk bırakmaz,ütüler gökyüzünü
Kirpi kulaklı toprak yağmur sesini dinler
Söylerse yürek söyler sözlerin en düzünü

Umudun memesine bir dokunsun dudağın
Sular kabarcıklanır,ateşi çıkar dağın
Şimşek parıltıları ufuklarda kol gezer
Bu nasıl bir sevda ki kurur dilin damağın
Her kuş senin resmini kendi gönlüne çizer

Kime sorsam diyor ki,yitiğini kendin bul
Düşsüz-duvarsız kaldım,öteler uğul uğul
Bilmem nasıl kapanır aradaki uçurum
Gözlerimde gezinir yol şaşmış bir karadul
Tütsüle toprağımı benim ince yağmurum

Çadırımın üstüne tıpır tıpır düştükçe
Yer-gök çiçeğe durur çocuklar gülüştükçe
Yalnızlığı unutur,içimde çoğalırım
En acılı aşklar da bal olur bölüştükçe
Azığım aşk olmasa kör yollarda kalırım

Emi-alba parfümü egzotik bir rüyâdır
Birleşimi lavanta,menekşe ve fulyadır
Gökkuşağıyla yansır güzelim saçlarına
Biraz sır,biraz cezbe,biraz malihülyâdır
Asılır damla damla ince dal uçlarına

Gece ay ışığında gölge aslını aşar
Duman dağılıp gider,dağ yine dağca yaşar
Kutsarım toprağımın kumunu çakılını
Bir nehir yatağından nasıl fırlayıp taşar
Bu şiirle öğrendim nasılın nasılını

Çalgımın adı güzdür,dinlettiğim resital
Meyve ağır basmazsa hiç eğik durur mu dal
Vurgun yemiş gibiyim göç yolu üzerinde
Med ve cezir uyumlu sulara saldım sandal
Söz kıtlığı olur mu pişmiş bir sözerinde

Kesin tahammülüm yok bahaneye ve cenge
Ne zaman bir ah çeksem o an bozulur denge
Lâl olur ağzım/dilim hepten kurak düşerim
Kapılırım evreni ırgalayan ahenge
Canânın kapısında cana ırak düşerim

Ne zaman gökyüzünü okusa bir müneccim
Ne memurluk isterim ne de o biçim tecim
Kendimi bir denizin abisinde bulurum
Güzel bir sese karşı çıra gibidir içim
Umudum,bereketim,nerdesin ey yağmurum?

Kapım-pencerem açık,kucağım seni bekler
Dilimi ve gönlümü senin adın bezekler
Saklandığın bulutun arkasından çıkta gel
Kışa hazırlanmakta bütün börtü-böcekler
Engel koyan utansın,her engeli yıkta gel

Yazdan güze geçişin hüznüdür duyduklarım
Seni hayâl ederim,adak oruç tutarım
Gönül kabullenmiyor köşesiz sığlıkları
Sensiz her yer karanlık,sensiz her şeyler yarım
Gittikçe sıklaşıyor kuşların çığlıkları

Ey sevgili,şiirin solmayan gül demeti,
Bir can sana âşıksa dillendirmez nikbeti
Kaptırır perçemini en delişmen akışa
Şimdi seninle seni çağırmamın hikmeti
Nakkâşını bulanlar takılır mı nakışa?

Bir nehir yatağından taşınca böyle taşar
Cins atlar yarışlarda koşunca böyle koşar
Yeryüzü ve gökyüzü,hepsi benim özümde
Hiç özünden ağlar mı ısmarlanmış nevhager?
Saf aşkla yaşarım ki,katkı yoktur tözümde

Haset yüreksizlerin kapalı kafesidir
Göklerin gürlemesi bir muştunun sesidir
Gözlerini oyarım kim eğri baksa sana
Sözüm bir âyet değil salt şair nefesidir
Ateş olan sözleri yine söylettin bana
 

Bahattin Karakoç

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

Şimşek Parıltısında Çektim Bu Fotoğrafı Ve Sana İmzaladım

 
 

Ortalık tenhalaştı, meydan yağmura kaldı
Bulutlar alçaldıkça dağları efkâr aldı
Suları boşaltıyor sanki yüzlerce savak
Sanki olup bitenler bir anlık bir masaldı
Serinliği emiyor akkavak, ince kavak

Postacı tez buluyor adresi özelleri
Silip süpürmüş rüzgâr yoldaki gazelleri
Bir ücret beklemeden doldurmuş çukurlara
Her kaside öpmeden geçmiyor güzelleri
Perhizi bırakmaya yanaşmıyor fukara

Bir yorgun süvaridir yaşadığımız zaman
Işığa bakamıyor gözlerini ovmadan
Felsefe sözlüğümde yorgunluğun adı yok
Öteki teper gelir berikini savmadan
Kendinle cenkleşmenin kokusu yok, tadı yok

Ey gönlümün akışı, şiddetlenme, orda dur
Bir çalımın Kıpçak’tır, bir çalımınsa Uygur
Hız kesmeye gerek yok suları bulatmakla
Sevgi ne hendek dinler, ne zindan ne de bir sur
Gönül hep posta koyar ipliği çürük akla

Ey yârim, yağmur kuşum, derinlikli destanım
Yüreğimin gürlüğü bağım, bahçem, bostanım
Kanım kanını tutar hemen hemhâl olurum
Dünyayı umursamam, yalnız senin hastanım
Sana köprü olurum, sana sandal olurum

Ey cinim, çık dağlara, kayaları yuvarla
Çağı yeniden yoğur dağlara yağan karla
Islığıyla bileğler dişlerini her yılan
Seller altında kaldı çeltikler tarla tarla
Yalanan bir çakaldır sicili bozuk yalan

Tüylerini kabartmış suskun bakar serçeler
Şimşek parıltıları sanki camları deler
Dörtnala koşar atlar kılcal damarlarımda
Son kez bir horoz öter, son kez bir oğlak meler
Her ses içimi oyar düştükçe damla damla

Şakır şakır su döker değirmenin oluğu
Burcu burcu gül kokar sevenlerin soluğu
Duygu yoğunluğunun, düşünce aklığının
Nerede görülmüştür yaralısı, uluğu
Elbette farkındadır çorak çoraklığının

Ey sevgili böyle kal, değiştirme pozunu
Silkele yüreğime yüreğinin tozunu
Bu fotoğraf başkadır, nereden bakarsan bak
Dengede tutan sensin kantarın topuzunu
Ey ebrûlî karanfil, beyaz gül, kızıl zambak
 

Bahattin Karakoç

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

Gör Ne Hâldeyim

Gör Ne Hâldeyim

Çağırıyor, belli ki çok özlemiş;
Gece-gündüz hasretle yol gözlemiş,
Uçmak için kanatları sızlamış…
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Aşktan esrik düştüm, gör ne hâldeyim!

Çok direndim en sonunda “pes”dedim,
Keseceksen ellerimi kes dedim;
Eseceksen yüreğimde es dedim
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Ben sana gelirken gör ne hâldeyim!

Söyle dağlarına bizi saklasın,
İlk celsede davâmızı aklasın…
Ara-sıra kapımızı tıklasın,
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Ben seni düşlerken gör ne hâldeyim!

Göçmen kuşlar hazırlandı göçmeye
Gönlüm razı değil sensiz uçmaya
Gün doğarken Elmadağ’ı geçmeye
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Yollarda terör var, gör ne hâldeyim!

Gelişimi toroslardan ünlerim
Sustuğumda ufukları dinlerim
Senin ile şifrelenmiş genlerim
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Seni damıtırken gör ne hâldeyim!

Son leylek yuvada boynunu büker
Bir keklik aşkına ne diller döker
Beden acı çeker, ruh acı çeker
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Pusulam şaşırmış, gör ne hâldeyim!

Aşk, gönülde parlar, kana karışır
Aşk, en kadim bayram, küsler barışır
Karakoç’sa yollar ile yarışır
Geliyorum, telli turnam, yoldayım
Yolum kısaldıkça gör ne hâldeyim!

06.10.2008
 

Bahattin Karakoç

Yorum (0) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

M ı h G i b i

M ı h G i b i

Nefret perdesinden yansıyan sûret,
Boğulur asitli mor bir boyada.
Aynı kalıptansa sûretle, sîret,
Suç ne törededir ne de hayâda.

Taş diyorsun, sözden ağır taş olmaz;
Dosta fırlatırsan asla hoş olmaz.
Her bedende birden fazla baş olmaz,
İki keklik ötmez aynı kayada.

Zeytin, yeşil gözlerinden yaş döker;
İncirin üstüne karanlık çöker;
Sevdalı nar ah üstüne ah çeker
Bir ağaç kendini assa rüyâda.

Sıcakken iş görür elinde ütü
Kış boyunca gören var mı hüthütü?
Suçlama teleme tutmayan sütü,
Sütün damarı ak, kusur mayada.

Koruganı yoktur gönül katının,
Dizgini rüzgârdır yılkı atının
Dere boyundaki yarpuz otunun
Dalları, kökleri malihulyada.

Dönüşmüşse eğer kapı ziline
Kilit takamazsın sivri diline
Bir gün ulaşırsın son menziline
İster süvari ol, ister piyade.

Söz odur ki kavî dura mıh gibi
Matkap olup kurcalaya gâibi.
Sana fırsat vermiş mülkün sahibi,
Sevgi başak tutmaz haram riyada.
 

Bahattin Karakoç

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

**Gün Batarken Uyanan Mavi Balık

**Gün Batarken Uyanan Mavi Balık

toprağa kapanmışsın pençelerinle
yolduğun damarlardan kan fışkırıyor
akşam tâdadının ötesi buzul
yitiğini arıyorsun körelen gözlerinle
ne görünürde bir yayla var ne de avul
acı bir hava çalıyor yüreğindeki davul
rüzgâr tutunduğun her dalı kırıyor
toprak dazdır,toprak kepir,toprak bor
çipil gözlü bir balıkçıl yüzüne haykırıyor
ihaneti yaşamak öylesine zor

adâlet de,asâlet de seninle kaim
ayağında kırık yoksa ödünç ata binme
rol gereği ne sert görün ne de mülayim
özgül ağırlıksız alkışlara hiç sevinme
sözü nerden aldın ise götür o adrese bırak
kurtul kurtlu kabuklardan sen sen ol artık
beline sardığın emanet kuşağa
diline yüklediğin ağır yüke bak
hiç yama tutar mı böyle bir yırtık
emaneti taşımak öylesine zor

sûr-ı israfil’e kadar ay da,güneş de civan
her ömür bir kitaptır okunur ve biter
büyük yangınları işâret eder her duman
aşk olmasa bülbül ne diye öter
yerler gökler hercümerç olduğu zaman
güneşin gölgelerin kaybolduğu zaman
ister üryan dolaş,ister hil’at kuşan
magmaların pür hiddet akıştığı an
dilsiz ve binitsiz kalacak kitab-ı kader
kıyameti yaşamak öylesine zor

ibretler aynasıdır rüyâ dediğin
bir döner kuledir dünya dediğin
kapısı her zaman mezarlığa bakar
azrail sık sık görmeye gelir
hep ufuk ötelerinde gezinir hızır
ben eşyanın albenisine kapattım hislerimi
kızılçam kozalaklarını yakar gibi
uçurumun kıyısında yaktım kendimi
kül oldum,rüzgârlara bıraktım kendimi
muhabbeti ateşlemek öylesine zor
 

Bahattin Karakoç

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

Albümden koparılan son aşina yüzler

Gaziantep’in bilge kuğusu
Ankara’dan uçuvermiş
Ömrünü tüketmiş Ayvaz Gökdemir.
Nazlı nazlı çırpınarak kanatlarını
Ötelerin kapısını açıvermiş
Bu dünyanın sınırların
Gözleri kapalı geçivermiş.
Ne aldı, ne verdi, neler götürdü
Ne bilen bir tanık, ne sağlam belge var
Yıkıp dünya çadırını
Dönmemek üzere göçüvermiş.
Yahşi yiğit yaptığıyla anılır,
Bu dünya da ölmem diyen yanılır.
Yusuf Has Hâcib’e kalmayan dünya
Ayvaz Gökdemir’e kalır mı ki,
Azrail püf demiş can lâmbasından
Bileti kesilmiş, uçağı kalkmış
Ağlamakla sızlamakla
Giden geri gelir mi ki?


Ajanslardan haber geçiyor–2
28.05.2008

Kelkit’in dayısı köyünün
Şahinleri dilâver olurmuş
Cebesi cırnakları olan
Dilâver şahinlerin en Dilâver’i
Üsküdar’ın Doğancı’lardan
Sonsuzluğa uçuvermiş.
Albayrak, Gökbayrak, Yeşilbayrak
Pervazlanmışlar ufuklara.
Gökyüzü ağlıyor yaşın yaşın
Bir kanadı tutsak kazan
Bir kanadı Afganistan olan
Ve sabah namazını Kandahar’da kılan
Deli Dumrul yürekli, bükülmez bilekli
Dilaver Cebeci’de göçüvermiş.
Gönlümün kaldırmadığı bu dertten
Kimlere şekva edeyim.
Dedem Korkut Ata’ya kalmayan bu dünya
Torunlarına kalır mı ki
Azrail püf demiş can lambasına
Yalvarsak yakarsak
Rotasını değiştirip
Dönüp geri gelir mi ki?



Bahaettin Karakoç-Son şiirleri-Devam edecek

Yorum (0) Yorum yaz!

Salı, Ocak 6, 2009 ·

Vaktinde gelmeyen trenler gibi geç kalmış gülistanlık bir yazı

Vaktinde gelmeyen trenler gibi geç kalmış gülistanlık bir yazı
Bahaettin KARAKOÇ
bahaettinkarakoc@hotmail.com

Yıl 1996. Mevsim güz Aylardan eylül ayı… Eylül, hicranı soluklanan yorgun bir yürek, eylül siyim siyim ağlayan bir güz.

Ayrılık ve kanatlarında taşıdığı efkâr,8 Eylülde başladı bizim için. Denizli iline gidiyordum o gün, gitmeden önce sevgili dostum değerli insan, usta hikâyeci Şevket Bulut’a uğradım Allaha ısmarladık demek için. Kısa sürdü görüşmemiz ben yanından ayrılırken o da önündeki yeni bir hikâyesine bakıyordu ışıklı bir şevk, zinde bir güçle. Son sözü,”Çabuk gelmeye bak, özletme bizi.” Demek olmuştu. Denizli’den 13 Eylül Cuma günü çıktım.14 Eylül cumartesi günü de Maraş’a geldim. Arabadan iner inmez Şevket Bulut’un yazıhanesine koştum doğruca, yerinde bulamadım, kapı kilitliydi. Üzülerek ayrıldım aşinası olduğumuz kapıdan.
       15/Eylül/Pazar arayamadım Bulut’u. İş yerine gelmeyeceğini, belki de pazarını dışarıda geçireceğini düşündüğüm için bir türlü elim telefona gitmedi.
        16/Eylül/Pazartesi öğleden sonra kaldırdım telefonun ahizesini, sektirdim parmaklarımı numaralı tuşların üzerinde. Hemen çıktı telefona, ilk sözü,”Buyur, ben Şevket” oldu.
        Önce hal-hatır sorma faslından girdik söze. Cumartesi yerinde bulamadığımı söyleyince hayret etti, mutlaka yakın bir yere çıkmışımdır o an dedi. Üzüldüğünü belirtti. İhlâs kargo’dan aradıklarını söyledim bu yıl içinde 3 üncü hikâye kitabı baskıdan çıkmış ve onu göndermişler. Çok sevindi bu habere ve “Hemen Alacağım” dedi. Telefon kapatmadan,”Yarın yerinde olacak mısın” diye sordum olacağını ve beni muhakkak bekleyeceğini söyledi.”sözüm bitmedi” dedim ve devam ettim.”yarın 14,30 da yine Denizliye harekât edeceğim eşya çok bunların bir kısmını da senin arabanla otobüs terminaline taşımayı düşünüyorum.”dedim “emrin olur ağabey, bekleyeceğim” dedi ve bir birimizi Allaha emanet ederek telefonlarımızı kapapttık.
          17/Eylül/Salı günü benim için çok yoğun bir gün. Erken kalkmama rağmen makineye takıp yazdığım yazı uzar da uzar; bir sayfa, iki sayfa, üç, sayfa beş sayfa… Oğlum Serhat Çetin terminale gidecek eşyanın çoğunu bir arabaya yükleyip gitmiştir. Benim yazım biter bitmez Bulut’u arayacağım. Birden telefonum çalmaya başladı, kalktım ahizeye sarıldım. Ses oğlumun sesiydi ve ağlıyordu. Merak, korku ve telaşla neyin, var “ne oluyor” diye haykırdım. Oğlum “Baba Şevket ağabeyim vefat etmiş az önce salasını okudular.” Diye hıçkırırken, sandım ki kur’an’da anlatıldığı gibi bir kıyamet koptu,”yerler –gökler pamuk harmanları gibi tiftik tiftik atılıyor.”ve yer –gök benim üzerime çöküyor. Cenazesini öğlen namazında sonra kaldırılacağı duyurulmuş, hemen abdestimi alıp öğle namazı için ulu camiye koştum. Ulu camide iki cenaze bekliyordu, sordum başkalarına aitmiş. Oradan bahçeli evler camine koştum, orada da yoktu Bulut ‘un cenazesi. Namazdan sonra bulutun evini gittim ev fazla kalabalık değildi, yakınlarının çocuklarının da haberleri olmamış bundan. Üzerini, beyaz bir çarşafla örtmüşler Bulut hala karyolasında yatıyordu. Herkes gibi taziyelerimi sundum, fatihamı okudum, için için ağladım, bezende hıçkırıklarım dışına da taştı. Hele Bulut ‘un üstüne örttükleri kar gibi beyaz örtüyü açıp, Bulut’un kapalı gözlerini ve solgun yüzünü gördükten sonra bütün “acaba ?”lara artık hiç gerek kalmadığını anladım ve daha çok ağladım… Şekeri vardı, ama o aynı seviyede tutmanın yolunu bulmuştu. Müthiş bir irade gücü vardı. Nefsini terbiye eden sayılı insanlardan birisiydi bana göre üstün erdemleri sayılmakla bitmez.
        Alışkanlık haline getirmişti,. Her sabah kalkar, Atatürk parkına gider orda uzun uzun yürür, sonra da dönüp evine gelirdi. Öldüğü gün de gene böyle bir yürüyüşe çıkmış, eve döndüğünde birden rahatsızlanıyor,”doktora götürelim” diyorlar,” gerek yok birazdan iyileşirim” diyor. Birkaç dakika sonra ise rahatsızlığının arttığını söylüyor ve doktora götürmeye kalkışıyorlar. Ecel, daha kapıdan çıkarken yakalıyor.
     Evet, Şevket Bulut da öldü. Kelimeleri kanatlandıran olayları, olmasına muhtemel olanları kılı kırk yararak tutanaklara geçiren onurlu bir kalem sustu. Bir evren göçtü evrenimizden. Ertelemesi çeşitli ihtimallere yol açacağı için durumu anlattım ve izin istedik bundan ötürüdür ki sevgili Bulut’un tabutunu omzumda taşıyamadım, ama acısını yüreğimde hala taşıyorum.
             Türkü müdür; cins bir ağıt mıdır nedir, türünü belirlemede kuşkuya kapıldığım bir deyiş vardır, o deyiş şu:
              “Havada bulut yok bu ne dumandır mahlede ölüm yok, bu ne figandır?
             Alo yemendir
            Gülü, çimendir
             Giden gelmiyor
             Bu da nedendir?”
             Ben Maraş’tan ayrılırken, hem havada bulut vardı, hem de mahallede feryat-figan… Bulut, gittiği yerde dönüşü olmayan bir yolculuğu çıkıyor, bense dönmek üzere Maraş’tan ayrılıyordum. O’nun için açlık, açıklık, acı-tatlı, sevgi, kin, ileriye bakan umutlar, hayaller alkışlar-yergiler yoktu artık; ömür defterinin kapanmasıyla hüzünlerde, şamatalarda tedavülden çekilmişti. Ama bu saydıklarımı hepsi de benim dünyamda vardı ve hükümlerini icra ediyorlardı…
               Gittiğim her yerde Bulut’un hayalini görüyor, Bulut’la konuşuyordum o günden beri. Önümde Ahır Dağı’ndan daha oylumlu bir Bulut yumağı, başlamışım bir uçundan ezgiler- ağıtlar dokuyorum Bulut ipliğimle. Yetersiz kalınca yeniden başa dönüyor anonim bir deyişin bana en çok çarpan nakarat bölümün sığınıyorum:
             Burası Muştur
             Yolu yokuştur
             Giden gelmiyor
             Acep ne iştir?
              ....
           Yıl 1996
           Mevsim gün
           Ve aylardan eylül ayı…
           Eylül, hüzün duvağına bürünen bir gönül; Eylül siyim siyim ağlayan bir göz ve acıları eminerek takvimde kalmaya direnen bir öksüz…
Gittiğim zorunlu geziden çabuk dönüyorum ben yokken telefonun durmadan çalmış, Türkiye’nin her tarafından arayanlar beni aramış, taziyelerini bildirmek için. Bulut’un kitaplarına sahip olmak isteyenler adreslerini yazdırmışlar. Eve geldim daha elbisemi değiştirmeden bir telefon, arayan değerli şair dostumuz emniyet müdür yardımcısı Vadi Çiçekli, Bulut’un vefat haberini yeni almış, derin üzüntüsünü belirtiyor ve buluşup Bulut’un evine taziyeye gidelim diyordu. Sözleştik ve belirlediğimiz saatte gittik. Bulutsuz eve girdim yüreğimizi, ayaklarımızı sürüye sürüye girdik içeriye. Bulutun iki damat’ı ve kayın biraderi ve Amerika’dan dönen oğlu karşıladı bizi. İnsanoğlu bulunduğu ortama çok çubuk intibak eden tek canlı türüdür. Galiba, alışılmış Bulut’un yokluğuna tam sırasını yakalayınca “Bulut adının yaşaması sizin tutumunuza bağlı, sadece sizler değil bütün Türkiye iftihar etmelidir. Babanızla.” diyorum varislerine. Bulut’un titizliğinden, dürüstlüğünden daha birçok erdemli yanlarından bahsediyor ve Bulut’un tuttuğu noktaları dosyaları iyi değerlendirmeleri öneriyorum, kendilerine her hususta yardımcı olabileceğimizi belirtiyorum. Oğul Akif bulut, bu konularda ilerde benimle görüşeceklerini söylüyor Vadi bey mezarını ziyaret etmek istediğinizi söyleyince, oğul Bulut, önümüze düştü ve bizi şehrin mezarlığına götürdü. “burası” diye gösterilen taze mezarın yanında durduk. Düşündük, duygulandık ve Fatihalarımızı gönderdik. Yüreğimin sevgi yüklü sıcaklığını, ayrılıktan kaynaklanan acılarını belki ötelerden hisseder diye, mezarının toprağını okşadım. Her şeyi en güzel, en doğru biçimde irdeleyen bir zekâ küpü, çaplı bir kalem ustası, gerçek anlamda gönül adamı bir can dost, artık mahşere denk burada, şu siyah serviler arasında sessizce yatacaktır…
       …
      Yıl 1996
      Mevsim güz
      Ve aylardan eylül ayı…
     Eylül beriyi öteye ağlayan bir köprü ayağı kataloglara girmemiş bir renk armonisi; sefer yorgunu seher vurgunu bir ruh ve kader kitabından bir cüz…
     Cüz cüz yeniden okuyorum günlerin kitabını. Bitimi belli, ben başlangıcını arıyorum hafızamı zorlayarak; takvimleri koklayarak bir labirentte dolaşıp duruyorum.
     30–35 yıl gerilere gidiyorum: öğretmen okulunda kardeşim Ertuğrul Gaziantep’te “OZAN” adlı bir sanat_ edebiyat gazetesi çıkarıyor, tabii maddi destek benden ilk defa bu gazeteye gönderdiği şiirlerle tanıdım Şevket Bulut’u Erzurum’da okuyordu ve gelecek vadeden çok güzel şiirler yazıyordu, bende seve seve bu şiirleri gazeteye koyuyordum.
Bulut okulu bitirip göreve başladıktan sonra daha durmadan yazdığı ve yazdıklarını yerel basın da sürekli yayınladı. Kardeşim Abdurrahim ile can/dost idiler, sürekli mektuplaşırlar sık sık şiirli toplantılara katılırlardı. Maraş, Elbistan, Kilis gazetelerinde adları daima yana yana çıkardı. Elbistan tarafına ne zaman göreve çıksa muhakkak bize uğrar ve bir gece bizde kalırdı.
Basılı tek şiir kitabı ”Gönül defteri” işte bu dönemlerde çıkmıştı. İlk tanıştığımız günden beri Bulut adeta ailemizin bir üyesi olmuştur. Hisar ve Hareket gibi o günlerin bütün sanat ve edebiyat dergilerinde yayınlamaya başladık. Bulut’un” DİLEK ÇINARI ”hikâye kitabıyla benim “SEVGİ TURNALARI” adlı şiir kitabın aynı tarihte aynı matbaa da ve aynı yayın evinde adına basıldı. Zaman zaman yerel gazetelerde aşık tarzı şiirlere taşlamalar yaptık; ortak dostlarımız, ortak düşmanlarımız oldu ve o vefat edinceye denk devam etti bu birliktelik…
     Etti mi?...
    Ah şu 1980’in 12 Eylül sonrası…
    …
   Yıl 1997
   Mevsim ilkbahar.
   Ve aylardan Mayıs
   Mayıs bana göre tepeden tırnağa çiçeklenme ufuk genişleterek aklanma ve bütün olumsuzluklarda saklanma ayıdır. Gel gör ki ne dertler depreşir benim yüreğimi açsalar.
“Etti mi? “sorusuna,”ah şu 1982 in 12 Eylül sonrası:”cevabım oldukça boz-bulanık bir cevap, belki de çok derin giden bir şikâyet ırmağı…
Kimsenin kimseyi güvendiği korku ve kuşku dolu günlerin kara kara yumaklandığı bir dönemdir. 12 Eylül 1980 sonrası… Yalan, iftira, zulüm alev –duman sarmış ortalığı;”kim kime –dum duma” dedikleri gibi tıpkı. Bir gün duydum ki Şevket Bulut’un Sivas’a aniden tayini çıkmış ve sıkıyönetim komutanlığı der dest bir daha dönmemek üzere Maraş’tan çıkarmış duyunca çok üzüldüm sebebini kime sordumsa “ arkadaşlarıyla kavga etmişler, o yüzden sürgün edilmişler” dedi. Bu sürgün/tayinden sonra Bulut tamamen sustu yazmaz veya yazsa bile yazdıklarını hiçbir yerde yayınlatmaz oldu. Mektuplar yazdım şiirlerle tahrik etmeye çalıştım yazsın diye cevap bile vermedi senelerce. Her çıkan kitabımı imzalayıp takdim ettim ama yinede gözlerinin çıralandığını hiç görmedim, piramitlerin gizemli suskunluğunu aksettirdi hep. 15 yıl sürdü bu. 15 yıl sonra yani 1995 ‘in son aylarında bir gün dili çözülüverdi. Ve bana dönerek KARAKOÇ abi yıllardır sana karşı niye soğuk davrandığımı biliyor musun?”dedi. Yok, bilmiyorum dedim anlatmaya istekliydi ve anlattı” Sivas’a sürgün verilince çok üzüldüm sebebini öğrenmek için çalmadığım kapı kalmadı öğrendim ki birisi benim hakkımda hem Kürtçü hem de komünist demiş sıkıyönetim komutanına gittim bana bu iftirayı atanın ismini sordum söylemedi ancak senin en yakın arkadaşın ihbar etti dedi. Milliyetçi ve muhafazakâr olduğumu bilen dergilerin yazdığım ve çok güvendiğim bazı etkili dostlarım beni nasıl tanıyorsa öyle birer belge vermelerini istedim hepsi de kendilerinden korktular ve benden kaçtılar seni en yakın bir arkadaşın ihbar etti sözü beni derinden yaralamıştı en yakın diyince aklıma san geldin. Ve sana bunun için kırgındım soğuk davrandım “dedi.
             Bulut’un anlattıkları karşısında yıldırım çarpmış gibi oldum müthiş üzüldüm. Dedim ki sevgili Bulut kardeşim beni en yakın arkadaş bilmene gerçekten çok sevindim. Ama en iyidir arkadaşın hakkında iç bir müspet delile dayanmadan suç isnat etmek beni çok üzdü. Niye yüzleşmedin de hep içene attın zulmü kendine yaptın? Hangi mukaddeslerin üzerine yemin etmemi istersen ederim ki ben senin neden sürgün edildiğini kesinlikle bilmiyordum. Yalan söylemek, suçsuz bir insan iftira etmek suçla dahi olsa bir insanın ekmeğiyle oynamak bana göre yüz kızartıcı ve insanlık dışı birer çirkin eylemdir şerefsizliktir. Geç de olsa gerçeği öğrendiğim için memnunum. Bu gerçeği öğrenmeden sen veya ben vefat etseydik helalleşmeseydik vebalden nasıl kurtulacaktı?”dedim ikna oldu helalleştik ve birlikte iftiracının izini de yakaladık…
          Bulut kardeşim o günden sonra yeniden kaleme sarıldı. Gece-gündüz yazı makinesinin tuşlarını konuşturdu. Çevresiyle barıştı, hayatla barıştı, yeni bir dinamizm kazandı ve durmadan yazdı, yayınlattı, sonundu üç dev eser verdi: SINIRDAKİ TARLA, YIKIK MİNARE ve BAHARI GÖRMEYEN ÇOCUKLAR… Üçü de Dolunay yayınları arasında çıkmışlardı. Ömrü vefa etseydi bu gün kadar birkaç kitabı da yayınlamış olacaktı. Dosyalar dolusu notları, mektupları, yarım kalmış hikâyeleri vardı, şimdi nerede saklanıyor, nasıl değerlendiriliyor ya da değerlendirmek için bir program izleniyor, benim bildiğim dışında Bulut hayatta olsaydı muhakkak bilgim olurdu yaptıklarından ve yapacaklarından…
    “KANADI YANIK KUŞLAR” adında baskıya hazır bir de romanın olduğunu biliyorum, yazıldığı yıllarda bu roman töre yayınları arasında çıkacaktı çıkmadı, yayın eve sahibi döneklik yaptı nedende…
Buna çok üzüldüğünü biliyorum.
        Cümle âlemi gönül gözüyle seyretmeye çalışan, herkesi sevgiyle, saygıyla kucaklayan, bir dilim ekmeğini, bir bardak çayını herkesle bölüşmek için çırpınan Bulut’u kimler üzmedi ki… Üzerlerinde çok hakkı bulunduğunu bildiğim bir eski Hareket’çiler, yeni Dergahçı’lar vardı banlara hakkını helal etmedi, bunlara kırgın gitti. Duydum ki bulut aniden vefata edince bunlardan da ağlayanlar olmuş, tıpkı parçalayıp yediği kurbanına ağlayın timsah gibi
          Bulut’un müthiş bir ironisi vardı çevresindeki şairlerle çalışmayı çok severdi, kaynatırdı, ortalığı. Olağanüstü zekiyiydi; analizlerinde berrak, kritiklerinde çok dengeli, önerilerinde sonuna kadar akılca kalırdı. Türk toplumunu onun kadar iyi tanıyan birisine rastlamadım ben. Türk dilinin kara sevdalılarındandı, yazdıklarının hiç birisi hayal ürünü değildir hepside hayatının içinde, hepside somut yaşantılar. İleride günümüzün bu en büyük hikâye yazarından, bu günün adamı söz ustanızdan çok bahsedilecektir, buna yürekten inanıyorum
……
Yıl 1997
Mevsim ilkbahar
Ve aylardan mayıs…
Geç kalmamışlığımın farkına vara vara ben bu yazıyı yazıyorum
GÜLİSTAN İÇİN
Kar yağdı, yağmur yağdı, rüzgârlar dövdü kısaca bir kış geçti aradan, bu süre içerisinde Bulut’un mezarının toprağı da eskidi. Ama Bulut’un öldüğüne bir daha yazmamacığına bir daha konuklarına elleriyle çay ikram etmeyeceğine inanmak bana zor geliyor. O gitti, yalnız kaldı sanatçı dostları ve daha bir katmerlidir benim yalnızlığım, 30–35 yıllık bir dosttan ayrılmak kolay mı? İnsanlık ormanımızın en görkemli ağaçlarından birisiydi Bulut can.Onsuz söylediğimiz türkünün adı:”Kervan göçtü kaldık dağlar başında..”
    Köy olsun kent olsun; deniz, ova, dağ olsun, değişen ne ki?
    Hayat her yerde devam ediyor. Hayat bu evrensel nizam bu; bir kervan kalkar, bir kervan konar, sonsuza kadar bu böyle devam edip gider. Bulut garip gitti ama hayatı boyunca hiç eğilip kırılmadı imanı bütün, bütün birikimi nice zaman dilimine yetecek kadar zengindi.    Allah ondan ve hepimizden razı olsun. Ölürken güzel öldü.
        Her canlı ölümü tadacaktır. Bunu Yüce Kitabımız haber veriyor. Önemli olun güzel yaşayıp güze ölmektir. Baki olan ancak Cenabı Allah’tır. Şirazlı Hafız için yazdığı bir şiirde:
        Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
        Gönül her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
          Ve serin Serviler altında kalan kabrinde
          Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.
Diyor Yahya Kemal ne güzel çerçeve ölümler için. Kısık sesimle ben de mırıldanıyor; keşke bütün ölümlüler azıklarını tutmuş olsa bütün kabristanlıklar lalezarlıklara ya da gülistanlıklara dönüşse diyorum, uzak bahçelerin yakınlaştığını görüyor, sevda kuyruğu bülbüllerin aşk serenatlarını dinliyorum.
               Ve bu yazıyla selamlıyorum seni ve okuyucuları ey dost GÜLİSTAN:… Kader rüzgârının önünde hepimiz yağmur yüklü birer bulutuz

http://www.haber46.com.tr/-haber-1915-Vaktinde-gelmeyen-trenler-gibi-gec-kalmis-gulistanlik-bir-yazi-haberi.htm

Yorum (0) Yorum yaz!

Cuma, Nisan 13, 2007 ·

Eylüle Gazel - 1 –

 

Eylüle Gazel - 1 –

Tepeler gözüme şakul görünür
Ay bir civan, bulut kakûl görünür.

Hangi atın eyerinden doğrulsam
Her yaprak sarı bir bülbül görünür.

Tarifi zor gönlümdeki güzelsin,
Kaşları yay, saçları tül görünür.

Görende mi hüner, görünende mi?
Isırgana baksam sümbül görünür.

Ufku boylar her busenin alevi
Ve her ateş kızıl bir gül görünür.

Gönül, dostun kokusunu alınca
Değnekten at yahşi düldül görünür.

Aşkın darasını düşsem özümden
Kuru ömrüm bir avuç kül görünür.

Aşk merkezli KARAKOÇ'un gözüne
Bütün yorgun aylar eylül görünür…

Bahaeddin KARAKOÇ (Ben Senin Yusuf’un Olmuşum - Dolunay Yay. Nisan 2006 / ANKARA)
 

Bahattin Karakoç

 

Yorum (9) Yorum yaz!

Cuma, Nisan 13, 2007 ·

**Vakit Akşama Kilitlendi

 

**Vakit Akşama Kilitlendi

Vakit akşama kilitlendi
Kuşlar da farkında mıdırlar bilmiyorum
Bir gün daha geçip gitti ömrümüzden
Bir elma daha düştü daldan

Vakit akşama kilitlendi
Atlar da farkında mıdırlar bilmiyorum
Esintinin yönü değişti durup-dururken
Gökkuşağı bilezikler takmışlar
Ayakları görünmüyor halhaldan

Vakit akşama kilitlendi
Ya balıklar, onlar farkında mıdır
Dayanılmaz boyutlarda çağrısı ötelerin
Belki kaza, belki kader
Denize bir insan düşüyor sandaldan

Vakit akşama kilitlendi
Ya gardiyanlar, onlar da farkında mıdır
Bir gün daha eksilirken mahpusun cezası
Tâdatta
Bir ceset çıkıyor çuvaldan

Vakit akşama kilitlendi
Hamaklarda sallanıyor Don Kişot şairler
Tanıklık yapmaya reşit değiller
Bir daha, bir daha derken
Son elma da düştü-düşecek daldan

Vakit akşama kilitlendi
'En büyük takım, bizim takım'dır
'En büyük asker, bizim asker'
Hep hava basıp durur körükler
Kırmızı şeritli bir aferin gelecek diye
Örümcek kraldan…

Bahaeddin KARAKOÇ (Sürgün Vezirin Aşk Neşideleri –Dolunay Yay. ANKARA)
 

Bahattin Karakoç

 

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::

Sitenizesayac.com